YAZARLAR

KATEGORİLER

ARŞİVLER

Bültenimize abone olun

08 Mart 2021

“”Özür dilerim” demek, “Tamam! Çok uzatma!” demektir.”

01 Şubat 2021

Biri “aramıyorsun” der, biri “sevmiyorsun”.

Doğru.

Aslında, yaşamıyorum.

11 Ocak 2021

Allah’ın, seni yola getirmek için başka yöntemleri de olmalı!

16 Kasım 2020

Kalemin bile degerinin kalmadigi cok ahir bir zamanda yasiyoruz.

14 Eylül 2020

İnsan kendini neye teslim ederse o olur. Onu yer, onu içer, onu giyer, onu konuşur, onunla yatar, onunla kalkar …

08 Haziran 2020

Sineğin tek suçu çirkin olmak mıdır? Veya sinek çirkin olduğu için mi hep suçludur?

Bu da burada dursun.

16 Nisan 2020

İç ses deriz ona, bazen sağ duyu olur bazen vicdan ama muhakkak içerlerde bir yerde; çok derindedir. Oğuz Atay, kendisine Olric ismini verdi. Olric, fazlasıyla sır sahibi ve zekiydi. İç sesler öyle olmaz mı zaten? Biz asıl iken, kopyamız olan iç ses bizden bile daha asıl oluyor. Benim Olric’im deli dolu, mert ve bazen de acımasızdır. Saklı tutmak istediğim ne varsa yüzüme çarpar, bir bir. Ona bir isim vermedim, beni ele geçirmesinden korktuğum için ona kimlik kazandırmak istemiyorum. Şimdi bunları yazarken nasıl da alaylı alaylı bakıyor bana, bir bilseniz. Boş verin, bilmeyiniz…

29 Nisan 2019

Bundan yaklaşık 40 yıl önce, 19 Aralık – 26 Aralık tarihlerinde, Kahramanmaraş’ımızda, bütün ülkemizi etkileyen ve vicdan sahibi olan hiç kimsenin tasvip edemeyeceği acı olaylar meydana gelmiş. Abilerimiz, ablalarımız, annelerimiz, babalarımız daha iyi bilirler, tabii ki bizler de onların anlatmalarıyla, onlar kadar olmasa da onlardan dinledik, duyduk ve öğrendik.

Yoldan geçenlerin durdurulduğu, “Sağcı mısın, solcu musun?” diye sorulduğu ve soranın hoşlanmayacağı bir cevap alındığında da üzücü sonuçların doğduğu günlermiş o günler. “Allah vatanımıza, milletimize bir daha o günleri göstermesin.” diye dua eder annem hala. Bizlere de “Amin” demekten başka yapacak bir şey kalmaz.

Maksadım bu kısa girişten sonra, Kahramanmaraş Olayları’nın bahse konu müdahalenin tetikleyicisi olduğu iddia edilen 12 Eylül askerî darbesini anmak ve bu vesileyle de genç nüfusun, yukarıda bahsettiğim olaylara bakış açısını değerlendirmek olacak. Kendimce bu değerlendirmeyi yaparken de, ilerleyen satırlarda gayri ihtiyari şahit olduğum üç gencin trialogundan (üçlü konuşma) söz edeceğim.

Elinde i-Pod 3G’si, ayağında spor ayakkabısı, kulağında kulaklığı ve Necip Fazıl üstadın deyimiyle daha nesiyle nesi, genç nüfusumuzun vizyonu hepimizin gözleri önünde. Araştırmacı, yeniliklere açık ufuklara malik olan ve bir o kadar da günlük yaşayan, kısa hafıza yeteneğine sahip aynı zamanda bana göre strateji ve siyaset geliştirmekten yoksun bir gençlik… Bu hale nasıl geldiğimiz veya getirildiğimiz başka bir yazının konusu belki ama bu yazıda önemli olan bu hali fazlasıyla benimsediğimiz. “Bu gömlek bize yakıştı abi ya.” şeklinde bi duruşumuz var.

Sosyal manadaki siyasetin, sivil toplum kuruluşlarının ve sosyal, kişisel ilişkilerimizde strateji geliştirme yeteneğinin ne kadar önemli ihtiyaçlar olduğunu belirtmeye gerek yok. Bu ihtiyaçlara sahip olan ülkelerin gençlerinin daha üretken ve daha planlı bir hayat sürdürebileceğini iddia edebiliriz. Zaten 12 Eylül müdahalesinin, bu yeteneklere fazlasıyla haiz ama hedeflerinden kolaylıkla saptırılabilecek kadar idealist olan, ‘zıpkın’ gibi bir gençliği tırpanlamak için yapıldığını da söylersek yanılmış olmayız.

Gelelim şahit olunan trialoga. Gençler, okudukları üniversitenin yeni seçilen rektöründen bahsediyorlar;

1. Erkek:

– Yeni rektör, geçen sefer yüksek oyu almasına rağmen atanamamıştı ya. Şimdide aynısı eski rektöre oldu.

Kız:

– Eden bulur ya. Sevinmiştir yeni rektör. İlk hangi icraatı yapar acaba?

2. Erkek:

– Napıcak! Eski rektörün göreve getirdiklerini alıp, kendi adamlarını yerleştirecek.

Bu yorumdan sonra üç genç umarsızca ve sığ bir şekilde kahkahayı basıyorlar.

1. Erkek:

– Geçen gün 12 Eylül Belgesel’ini seyrettim. Hergün 15-20 kişiyi uçuruyo(r)larmış baba ya! Şimdi olsa naparız ha dostum?

2. Erkek:

– Kurtarılmış binalar varmış mahallelerde. Sağcı – solcu falan diye. Anladın mı?

1. Erkek:

– He ya! Napıcaklarsa beton yığınını.

Kız:

– Aptallar ya! Bi(r) baltaya sap olamamışlar işte.

2. Erkek:

– Neyse ya. Sütlaç mı yiyoruz, kazandibi mi? Karar verin abi artık ya!

Yukarıda, o günlerde inandıkları dava için mücadele eden ve binlerce baltaya sap olabilecek kadar zeki,  çakı gibi genç abilerimizin (tabii ki her iki tarafı da kast ediyorum) günümüze yansıyan izdüşümlerinin fotoğrafını çekmeye çalıştım.

Sanırım bu gerçek ve yaşanmış fotoğraf yüzeysel, içerikten uzak ve sebep-sonuç bağlantısını kuramayıp, neden sorusunu sormayan bir gençlik portresi çiziyor bizlerin gözünde. Ama ümitliyiz. Önümüzdeki kısa bir süre içerisinde siyaset ve strateji üretebilen, vizyon sahibi, ülkesinin ve yereldeki çevresinin sorunlarıyla yakından ilgili, çözüm odaklı bir gençliğe geçiş olacağına inanıyorum şahsen ben.

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.

27 Nisan 2018

 

Kalb yanarsa seni veli yapar, akıl yanarsa deli…

 

28 Eylül 2017

“Yapmazsam ölürdüm” demek mesele değil, yapmadığında hala nefes alıp veriyorsan durum kötü !

Eski Yazilar »